|
|
|
Yorumlar |
Resimlerine her baktığımda, aynı hamurdan yoğrulduğumdan mıdır nedir bilmem ama onunla aynı yerlere gider, aynı anıları anımsar, aynı coşkuyu yaşarım. Kıskanırım çoğu zaman, kıskançlığım duygulara değil. Aynı işi yapıyor olmanın kıskançlığı.Onun resimleri nasıl oluyor da hem şiir, hem öykü hem de yaşamın ta kendisi oluyor? Nasıl oluyor da dışa vuruyor yaşanmışlıklar kendisini? Renkçi, lekeci, lirik, dışavurumcu resimler bunlar… Kaygısız, samimi, uyumlu… Yenilikçi, deneysel ve olağanüstü, çünkü yaşıyor resimlerini babam.
Hiçbir resmi öylesine yapılmış değil. Hepsinin bir, bir hikayesi, buram buram insancıllık kokan duruşları var. Bir türlü tükenmez bu ifadeler. Her seferinde çoğalır güzelleşir ve yepyeni pencereler açar izleyicisinin karşısında.Armut dibine düştü işte! O renkle, sevgiyle, doğrulukla yoğrulmuş; hayatı hem öykü hem şiir, hem müzik hem de bizler olan adamın kızıyım ben. Dibindeyim, yamacında, bu kocaman yürekli lezzetli meyveleri olan ağacın.
RESMİN ANLATAMADIKLARI
Sanatçı olmak zor bir süreçtir, çünkü sanatçı daima, arattığı her yeni yapıtın bir öncekinden iyi olmasını bekler. Çabuk yorulan, pes eden ya da artık “usta” olduğunu düşünenlerin tamamlayamayacağı bir süreçtir bu. İçinde olmadığınızda, yaratma süreci de, sanatçının kişiliği de çoğu zaman bir sis bulutunun ardından görünür. Bazen tamamen karanlık altında kalır bu doğumun öyküsü.
Yıllardır, bu büyülü sürecin en yakın tanıklarından biriyim. Bir sanatçıyla birlikte büyüdüm. Onun duygularını, tercihlerini, kişiliğini biliyor, yeni bir resmini yaratışına hayranlıkla tanık oluyorum. Bir resmin beyaz zeminde nasıl yavaş yavaş belirdiğini, o boşluğun sonsuz imkanlarında kendi yolunu nasıl yavaş yavaş çizdiğini, kaç defa bittiğini, değiştiğini, olgunlaştığını izledim. Bir sanatçının; içinin güzelliği renklerine yansıyan Hasan Rastgeldi’nin kızıyım. Söz söyleme hakkım bu tanıklıktan geliyor.
Babam, 1945 yılında, yaz mevsimlerinde hala gitiğimiz ve onun büyük sevgiyle bağlı olduğu Urfa’nın Tülmen Köyü’nde doğmuş. Sarı rengin hakimiyetini ilan ettiği bu coğrafyada, küçük bir vaha gibi yeşil renge bürünmüş Tülmen’de doğu insanına özgü mizah anlayışına sahip yaşam sevinci dolu insanların içinde geçmiş çocukluğu. Kişiliğinin en önemli parçalarından olan doğa sevgisi, onun fıstık bahçelerinde geçirdiği günlerin yansıması. Henüz yeni yürümeye başlamış bir bebekken, sapsarı papatyaların arasına bırakılınca hastalanırmış. Renk alerjisi diye bir hastalık yoksa, parlak sarı tonlardan hiç hoşlanmayan bu bebeğin büyüdüğünde yaptığı resimlerde bazı sarıları hala göremiyor olmamızın başka bir açıklaması olmalı. Resimlerine sıklıkla konu olan bin yıllık efsaneler, açık havada uyunan yaz gecelerinde dinlediği masalların, uygarlıkların mirasını taşıyan bir kentin, su olan alevlerin, balık olan odunların, çiğ köftenin bile öyküsünün olduğu zengin sözlü kültürün izlerini taşıyor. Canlı renkler, semboller ve onları bir araya getirişindeki ustalık, kadınların bin renkli allı pullu giysilerinin, ellerde, yüzlerde beliren dövmelerin, Urfa’daki köklü müzik kültürünün ve ritmin çevresinde halaya durulan günlerin mirası.
Güzel olan her şeye hayranlık duyduğu anlatılan genç bir adam olduğunda, iyice belirginleşen resim yapma isteğinin peşinde, toprağından uzağa, eğitim alacağı Ankara’ya gelmiş. Elinde resim kağıtları, mahcup gülümseyen yüzüyle, “yoksunluk ama umut içinde büyüyen” kendi kuşağını yansıtan siyah beyaz bir fotoğrafı, onun öğrencilik yıllarını özetliyor. Urfa’da öğrenciyken tanıştığı, resimlerini hayallerini paylaştığı anneme, mektuplar ve kaçak buluşmalarla büyüyen sevdası da o fotoğrafta gizli. Annem ve babam 35 yıldır süren yol arkadaşlıklarının ilk adımını Ankara’da sıcak bir yaz gününde atmışlar. Okul bitince, Siirt Öğretmen Lisesi’ne atanan babam, üç yıl burada görev yapmış. Ablam Hande o askerdeyken dünyaya gelmiş. Resim öğretmeni ve idareci olarak çalıştığı dönemde, çokça zamansızlık, belki biraz da memleket koşullarından, resme yeterli zaman ayıramayan babam, bu yıllarda halk bilimiyle ciddi biçimde ilgilenmiş. Urfa’nın yöresel danslarını ve kostümlerini araştırmış ve birçok yarışmada başarılı olan halk dansı ekipleri yetiştirmiş. Aslına uygun olarak yeniden yaratılmasına uğraştığı, her parçası kuşağa maharetle bağlanan üç etek, gümüş kemer, alınlık, poşu, tepelik, yemeni, ekinlere zarar veren ‘kımıl’a beddua eden türküler, iki ayak, döven, zılgıt…Babamın titizlikle halk danslarına emek verdiği yıllarda, onun kimliğini besleyen ayrıntıların bazıları. Belki de onları, çok sevdiği memleketinden uzak kalacağı yıllar için biriktirdi.
Onu sanatçılığa götüren süreç; annemin tanıştırdığı Karadeniz’den sonra ilk kez denizle haşır neşir olacağı İzmir’e gelişiyle, 1982’de başlıyor. Buca Eğitim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olmak için girdiği sınav, sadece geçmişi çok uzağa giden başka bir kentin değil, resim yapabileceği ortamın da kapısını araladı. Kendine ait bir atölyenin olduğu ve mekanın sadece sanat üretimi için yapılandığı fakültede yaptığı çalışmalar kısa sürede ilk meyvesini verdi: Hasan Rastgeldi Resim Sergisi. İş Bankası Sanat Galerisi’nde, yıl 1984. Resimlerini artık herkesle paylaşmaya başlayan bu genç sanatçının heyecanı ve mutluluğu görülmeye değerdi. Elbette, içinde sakladığı dansı, halayları ve Tülmen’i en çok anımsatan uğraşını terk etmedi. Biriktirdiklerini aktardığı halk oyunları ekipleri, yurt dışından ödüllerle döndü. Bir kara kentinde büyüyüp bir deniz kentine göç etmesiyle başlayan süreç, onun sanatsal grafiğinde hızlı bir yükselişe işaret ediyor. Neredeyse her yıl açtığı kişisel sergiler, peş peşe gelen ödüller, yurtdışında yaptığı çalışmalar, köklerine ve yaşama bakışındaki değişimin yansıdığı resimler bu yükselişin işaretleri. Resimlerdeki soyutlama ve renge yöneliş, geçmişi ve geleceği kucaklayan yeni bir bakışa ulaşmasının, hatta fotoğrafa yansıyan mahcubiyetinin cesarete dönüşmesinin göstergesi olarak da okunabilir. İpek yazmalar, alçı kalıplar, mühürler gibi yeni malzemeler ve kimi zaman kimyasal keşifler yaptığı özgün teknikler kullanarak, dokusu ve derinliği artan “çok sesli” resimlere ulaştı. Resimlerinin dönemsel olarak bu kadar farklı özellikler göstermesinin en önemli nedeni, arayışla beslenen gelişimi ve kendini tekrardan kaçınması.
Özellikle büyük sanatçıların kişiliklerinin “zor” yanlarına ve ilişkilerinde yaşadıkları “hüsranlara” değinen efsaneler vardır. Hırçın yapılarının, acımasız seçiciliklerinin ve anlaşılmaz davranışlarının neden olduğu yalnızlığın, onların yaratıcılıklarının en önemli besini olduğunu anlatan yaşam öyküleri… Yaratma sürecinin sancılı oldu inkar edilemez ama bu sancının mutlaka yalnızlık doğurmadığının en büyük ispatı, babamın öğrencileriyle, dostlarıyla, ailesiyle ve hatta yabancılarla kurduğu ilişkilerdir. Eğitimci olarak çalıştığı yıllar boyunca eşi, kardeşleri, akrabaları, onların çocukları ve hatta onların çocuklarıyla, dostları ve meslektaşlarıyla kurduğu ilişkilerde, kendi yaratıcılığının en çok “insan sevgisinden” beslendiğini gösterdi. Çocukken katıldığım derslerinde de, bu sevginin sonuçlarını görürdüm. Öğrencilerini yıldıracak katı eleştirilerden hep uzak durdu. Bilgisini ve deneyimini kullanarak onlar üzerinde baskı kurmadı. İlk fırsatta köşeye çekilip soru sorulan tek meslek grubu doktorlar değildir. İlgi duyulan mesleğiyle babam, sanata “merak salan” herkesin kendisine gösterdiği resimleri, şaşırtıcı sabrıyla, iyi yönlerini vurgulayarak eleştirmiştir. Aslında, onun tüm canlıları kucaklayan şefkatini, en çok yıllar sonra karşılaştığı öğrencilerinin gözlerinde, bir de yaşamı boyunca sahiplenip baktığı ağaçlar, kuşlar, kediler, çiçekler hatta balıklara sormak gerekir.
Yazıya ilk başladığımda, kendi duygularımdan mümkün olduğunca arınmaya çalışmıştım. Ama bu kadar yakından tanıdığınız birini anlatıyorsanız, duygularınızdan arınmayı bırakın onların coşup sizi esir almasına bile engel olamıyorsunuz. Hasan Rastgeldi’nin kızı olarak onu anlatmaya çalışırken, ne kadar sevgi dolu bir baba olduğunu da söylemezsem, bu resim eksik kalacak. Babam, çocukluk dönemimizde ve artık kocaman olduğumuz bu yaşlarımızda bile hep yanımızda oldu. Sevgi’siyle yarattıkları, renkli, neşeli, sıcak ortamda mutlu çocuklar olarak büyüdük. Sevecen ve anlayışlı tutumu ikimizin kişiliğinde de olumlu sonuçlar yarattı. Onu çok seviyor ve gurur duyuyorum. Mütevazi kişiliği ve üretkenliğiyle o gerçek bir sanatçı. Resimleri ve yaşam biçimiyle, yüreğimin tüm ödüllerini hak ediyor.
Gamze Rastgeldi Gazeteci – Anadolu Ajansı
Yaz geceleri biz iki çocuk tepiştiğimizde, tahtadan yapılmış karyolanın (taht) tahtaları gıcır gıcır ses çıkartır, sonra Ümmühan nenemizin uyarısı gelirdi: “Durun itin enikleri…” Ama biz asla durmazdık. Benim annem öldükten sonra babam, kızkardeşim Suat’la ikimizi Urfa’nın Tülmen Köyü’ndeki dedemizin evine götürüp, kendisi beyaz atına binip dağ-taş görevine dönmüştü. Dedemizin evi, köyün önünde uzanan o geniş fıstık bahçelerinin arasında, topraktan yapılmış bir şato gibiydi. Geniş bir avlu, oraya açılan odalar, toprak merdivenle çıkılan bir dam. Geniş ahırlar… O evde annemin kardeşleri de vardı. Ve dayımın oğlu Hasan… Benim yeryüzündeki en eski arkadaşımdır Hasan Rastgeldi. Geceleri toprak damdaki geniş tahtta yatan dedemiz ile nenemizin ayak ucuna bizi koyarlardı, biz kalkıp tahtın üzerinde tepişirdik. Ve nenemiz bağırırdı: “Durun itin enikleri…” Onun bu sevgi dolu sesi kimseyi rahatsız etmez, tam tersine bize keyif verirdi. Ben duygusalım. Hasan benden beterdi. Biz birlikte büyüdük. Ortaokul, lise…
Hasan Rastgeldi’nin enterasan huyları vardı. Misal, Urfa’da yapılan yeni bir bina onu mutlu eder, ben ise “Sana ne?” der gibi buna şaşardım. Oysa onun ruhundaki resim tamamlanıyor; yeni renkler, yeni şekiller, yeni öğeler ona heyecan veriyordu.
Ya da bir yolun asfaltlanması, bir binanın boyanması, yoksul ve fakir ketimizdeki herhangi bir hizmet onun ressam kimliğine herkesten çok hitap ediyordu. O yıllarda ilk resimlerini çizmeye başlamıştı. İkimiz de aynı zamanda müzisyendik. Hem okul bandosunda trampet çalıyorduk, hem Türk Sanat Müziği ekibindeydik, ben kanun çalıyordum o ritm sazların tümünü. Hasan Rastgeldi aynı zamanda folklör oynuyordu. Yine onun içindeki ressamın hüneriydi bunlar, sonradan fark ettim. Bir figür, bir şekil, bir estetik, bir ritm, bir yaratıcılık, bir duygu, bir motif arıyordu. Her yerde arıyordu ve buluyordu. Kimi zaman bir binanın badanasında, kimi zaman trampetin sesinde, kmi zaman ir folklör yeleğinin pullarında. Peşinden artık sık sık aşık olmaya başladığımız o yıllar. Yukarıdaki “sık sık” sözcüğü benim için geçerlidir. Hasan Rastgeldi bir kez aşık oldu ve onun tek sevdasıydı, o sevdasıyla evlendi. Bir süre sonra o artık sevilen-tanınan bir ressam olmuştu, ben ise gazeteci-yazar… Şimdi evimizin en güzel yerlerinde onun tabloları var. Onunla gurur duyarım. Karım Andree resimle çok ilgili, evimize misafir geldiğinde Hasan Rastgeldi’nin resimlerini anlatmak ona düşer. Andree o resimler için “Evimizin yarısı” diyor. Biz ise bir araya geldiğimizde bir toprak damın üzerindeki tahtta tepişiriz. Şakalarımız, esprilerimiz, duygularımız o tahtın üzerindedir artık. Uzaktan köpeklerin havlama sesleri gelir. Burnumuzda bağların keskin kokusu vardır. Nenemiz “itin oğulları” diye kızar, aldırmayız. O benim dayımın oğlu. Hasan Rastgeldi…
BEKİR COŞKUN
|
|
|